THE BUCKET LIST

Jack Nicholson ve Morgan Freeman isimlerini başrolde görünce insan ister istemez bir heyecanlanıyor. Özellikle Jack Nicholson ustanın herhangi bir filmde performansını izlemek benim için büyük bir zevktir. Çeviri aktivitesine dahil olduğum için izledim aslında filmi, popüler filmlere bu aralar biraz mesafeli bir duruşum olduğundan.
Başlarda belirttiğim “ânı yaşa” mottosundan ziyade insan ilişkilerine önem veren bir hikaye anlatılmış. Ben; karakter olarak Carter’ı kendime yakın bulsam da itiraf etmeliyim ki Jack Nicholson’ın Edward karakterini izlemek daha zevkliydi. İki ustayı oyunculuk yönünden eleştirmek değil de, Jack Nicholson sanki daha bir öne çıkıyor karakterinin de etkisiyle.Film boyunca üstünde olan “Joker” çılgınlığı büyük bir seyir zevki veriyor. Morgan Freeman’ı ise Robin Hood’da canlandırdığı Müslüman karakterini anımsadım. O da büyük bir oyuncu.
“Aslında her şeyde gözetilmesi gereken denge; filmde para – aile ikileminde irdeleniyor.” gibi bir çıkarımda bulundum. Birisinin parası artarken ailesi ve sevdikleri uzaklaşmış diğeri ise ailesine fazlaca titrediği için hayatını/hayallerini ıskalamış.
Güzel bir alıntıyla devam edelim:
Aşağıdaki gerçek hikaye Kellog Business School’da ( Northwestern Universitesi ) İş idaresi master öğrencileri ile “Zaman Yönetimi ” dersi profesörü( Stephen R. COVEY) arasında geçer ;
Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçkin öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra , ” Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi.
Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Daha sonra kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun başka taş almıyacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve ” Bu kavanoz doldu mu ? ” diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan, ” Doldu” diye cevapladılar.
Profesör ” Öyle mi ?” dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırların, taşların aralarına iyice yerleşmelerini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha ” Bu kavanoz doldu mu ? ” diye sordu.
Bir öğrenci ; ” Dolmadı herhalde” diye cevap verdi. ” Doğru” dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve ” Bu kavanoz doldu mu ?” diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan ” Hayır ” diye bağırdılar.
” Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı.
Sonra öğrencilerine dönerek ” Bu deneyin amacı neydi” diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen, ” Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” diye atladı. ” Hayır ” dedi profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği : ” Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın gerçeğidir ” Öğrenciler şaşkınlık içerisinde birbirlerine bakarken profesör devam etti ” Nedir hayatınızdaki büyük taşlar ? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek ! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamıyacağınızı gösterir “.
Hollywood filmlerini biliriz, esas konuda anlatılmasa bile nerdeyse tüm filmlerde aynı alt mesajlar döner: “ânı yaşa”, “etrafına aldırma”, “ahlaki değerleri kafana takma” gibi mesajların yanında “şiddet” vesaire gibi zararlı olguları da gayet olağan gösterir. Mesela filmlerdeki ölümler çoğu zaman “sos” olsun diye ekleniyor hikayeye. Neyse; devam edelim. Yukarıda kimisinden örnek verdiğimiz bu alt mesajlar tahmin edeceğiniz gibi kapitalizmin de tam ekmeğine yağ sürecek durumdadır. Bu filmimizi de “Acaba bu Hollywood markajlarındandan kurtulup özgün bir hikaye ve anlatım benimsemiş midir?” çekinceleri ile izledik. İzledikten sonra bu sorunun cevabının olumlu olduğunu görüp sevindik.
İki ana karakterimiz var; yaşları kemâle ermiş. gençlik hayallerini aile müessesesi için uzunca bir süre ertelemek zorunda kalan -tarih profesörü olmak da dâhil bu hayallere-Carter (Morgan Freeman); ömrü boyunca çalışıp ailesine elinden gelenin en iyisini sunmaya uğraşmış bir araba tamircisidir. Çok yorulduğundan mıdır bilinmez, ölümcül bir kansere yakalanması haberi kendisine acı bir sürpriz olarak karşılamıştır.
Çocuk sayılacak yaşından beri çalışmak zorunda kalan ama yeteneği ve zekasıyla bu çalışmalarının karşılığını fazlasıyla almış olan Edward(jack Nicholson) ise birden fazla evlilik yaşamış, uçarı ve aymaz yaşlı bir zengindir. Carter’ın geniş ailesine karşılık Edward’ın kimsesi yoktur yanında. Maaşlı asistanı hariç. Edward da mahkemede hararetli bir savunma hâlindeyken hastalığını fark eder.

Bir şekilde aynı hastahane odasına düşen bu ikili (hastahanenin sahibinin Edward olduğunu belirtelim) zamanla arkadaş olurlar. Çünkü karakterlerinin olanca zıtlığına rağmen önemli bir ortak noktaları vardır; sayılı günlerinin kaldığı gerçeği. Bu gerçek üzerine güçlü bir dostluk inşa eden ikili -empatinin faydaları- Carter’ın üniversitede yarım kalmış ödevinden esinlenerek, hayatta isteyip de yapamadıklarından bir “Ukte Listesi” oluştururlar. Edward; zengin bir adamın uçarı isteklerini, Carter ise hayallerini kurduğu ama maddi imkansızlıklar ve ailevi sorumluluklar dolayısıyla yapamadıklarını listeye döker.
Bu istekleri uygulamada ise en önemli sorunlardan biri olan “para”; Edward’da sayılamayacak kadar fazladır.

Dünyanın harikalarını gezmek, efsane arabalarla çılgıncasına yarışlar, paraşütle atlama gibi zevkli uğraşların yanında ikilinin gönüllerinde özel yer kaplayan istekleri de görürüz. Genel ilerleyişe de bağlı olarak bu isteklerin gerçekleşmesini insan izlerken özellikle istiyor, yönetmen ise o hususta açık kapılar bırakarak izleyicinin seyir zevkini öldürmemeyi amaçlamış.
Edward ile Carter’ın ilerleyen dostlukları zamanla aralarındaki duvarları da yıkmaya başlar. İşte tam bu esnada tabiri caizse birbirlerinin yumuşak karınlarına dokunurlar. Edward’ın o şatafat içindeki alabildiğine yalnızlığı Carter’ın çözmesi gereken bir sorun olmuş, Carter’ın da uğruna hayallerini fedâ ettiği ailesinden kaçma isteği -ya da onların gözleri önünde eridiğini göstermeme gururu- Edward’ın gözüne çarpar. Zaten esas dostluk da burada başlar ya, özveri ve kavga ile.

Bu yazı toplamda 6, bugün ise 0 kez görüntülenmiş