Divxtor Sinema Önerileri

Scarface üzerine….

Bu soruyu kendime sormalıyım sanırım; Yeşil Yol’u Esaretin Bedeli’nden önce, Gladyatör’ü Cesuryürek’ten önce, Diğerleri’ni 6. His’ten önce, Kadınlar Ne İster’i Özel Bir Kadın’dan önce izleseydim, daha mı başarılı bulacak, sevecektim?

Daha birçok film için bu soru sorulabilir. Ve Potemkin’e kadar gidilir. Bu sorunun cevabı evet olsa bile ’i iyi bir film olarak değerlendirmememin sebebi Godfather’dan sonra izlemiş olmam değil. Ama yazım boyunca bazı yerlerde Godfather’la kıyas ettiğimi göreceksiniz ki bunun bir hata olduğunu düşünen sanırım çıkmayacaktır. Çünkü Gangsterleri, mafya örgütünü, yasa dışı faaliyet gösteren grupları ve bu çerçevede meydana gelen hemen her şeyi ele alan filmlerin babası olarak Godfather’ı (Eş derece ama başka bir pencereden Goodfellas’ı) görüyorum ve bu sebeple ’in gireceği sınavın cevap anahtarı olarak kabul ediyorum. Her ne kadar Baba’nın da kötü yönde eleştirilebilecek bazı küçük ayrıntıları olduğunu düşünsem de.

Mafya örgütü ve Gangster miti ’a en çok malzeme sağlayan kaynaklardan biri. Direk olarak bunları anlatmayan birçok filmde bile bu kaynakların etkisini, izini görebiliyoruz. Bu filmleri “mafya filmi” yapan birçok karakteristik öğe mafya dünyasından fırlayıp bambaşka dünyalarda bile kendine yer bulabiliyor.

aslında bu dünyanın gayet güzel bir özetini sunuyor bize. Alt tabakadan birinin (Baba’daki Michael’da ekonomik olarak olmasa da konum olarak bir alt tabakanın da altındadır. Çünkü örgütle hiçbir alakası yoktur ve olmasını istememektedir. O dünyaya girmesi ise mafyöz yaklaşımlarla değil, bir erkek evlat, hatta sadece bir evlat olması sebebiyle gerçekleşir) yer altı dünyasına en önemsiz adam olarak girmesi, gün geçtikçe yükselmesi, güçlenmesi, işleri kendi eline alması, eski patronlarına kafa tutması hatta onları alt etmesi, sonrasında “bir numara” olması ama eninde sonunda ya üyesi olduğu alemin içerisinden gelen bir gücün yaptırımıyla (ya da tabii ki kanun yoluyla) ölmesi, ölmese bile çeşitli sebeplerle mutlu olamaması, bir şeyler yüzünden pişman olması, lanet olsun paraya da, pula da, eve barka da demesi bu filmlerin temel çatısıdır. Çember illa bizim belirttiğimiz gibi tamamlanmasa da üzerinde gidip gelinen ana çizgi budur.

Bu ana çizgi bağlamında filme dışarıdan bakacak olursanız gayet başarılı kabul edebilirsiniz. Ama ayrıntılara inerseniz çok dağınık, inandırıcılıktan uzak olduğunu ve hatta anlamsız birçok ayrıntı barındırdığını göreceksiniz.

Öncelikle Tony Montana bırakın baba olmayı, ikinci hatta beşinci adam bile olabilecek bir karakter değil. Babanın yüz yüze muhatap olacağı bir kişi bile değil. Ancak eline vereceksiniz 38’liği, sırtına deri ceketi, altına arabayı sokaklara çıkıp serserilik yapacak, haraç toplayacak, kavga edecek, adam öldürecek. Bunu bile layığı ile yapamayacak…

Yükselmeye başlaması sırasında kişiler, olaylar hakkında mantıklı açıklamalar yaptığını, akıl yürütmelere giriştiğini görüyoruz ama bunlar sadece göstermelik olarak tutulmuş. Onun bir “Beyin adamı” olduğunu düşünmemiz için senaryoya eklenmiş ayrıntılar. Çünkü filmin ilerleyen dakikalarında ondan hiçbir beyin faaliyeti göremiyoruz. Mantığıyla değil duygularıyla hareket ediyor. Sürekli kızgın. Bağırıyor, çağırıyor, vuruyor, kırıyor vs. (Bu noktada Godfather’daki Michael Corleone’nin o eşsiz sakinliğini, soğukkanlılığını hatırlayalım. Ve Tony Montana ile Michael Carleone arasındaki hemen her farklı, Pacino’nun ikisini de mükemmel biçimde canlandırışı sayesinde görebiliriz) Baba dediğimiz kişi sakin, ölçülü, dikkatli ve soğukkanlı değilse nedir? Her şeyi aklıyla, bilgisiyle, insanları (dostlarını/düşmanlarını) tanımasıyla, karşısındakinin nasıl hareket edebileceğini tahmin etme gücüyle, bir adım sonrasını görebilme yeteneğiyle çözmüyor da, canını sıkana bağırıp çağırıyorsa, dövüp öldürüyorsa nasıl bir babadır?

Tony her zaman zıtlaşmaya, vuruşmaya hazır, uzlaşmaya ise uzak biri. Yani birileriyle başının belaya girmesi, ortadan kaldırılmak istenmesi gayet normal. İçerisinde bulunduğu alemin kurallarını, bulunduğu mevkiinin sorumluluğunu bilen ve ona göre davranıp hareket biri değil. İddia edebilirim ki, düzeyli ve gerçekçi bir mafya filmine kötü adam olmaya, hak ettiği gibi de esas adam tarafından da öldürülmeye uygun biri.

Michael Carleone’nin evine, yatak odasında karısı ve kızıyla birlikteyken makineli tüfeklerle ateş açılıyor ve Michael onları canlı istiyorum derken bile sakin. Tony ise bir dakika süren bir telefon görüşmesinde işlerin yolunda gitmediğini görünce sinirlenip sağa sola saldırıyor.

Buna ek olarak her zaman sarhoş ve uyuşturucu alıyor. Her gün, her saatte. Öğlen vakti birkaç kişiyle birini öldürmek (Bir baba, bizzat, arabanın içerisinde birini öldürmek için bekler mi?) için arabanın içerisinde bekliyorlar ve Tony cebinden gofret çıkarır gibi eroin çıkarıyor ve çekiyor. Dışarıdan odasına geliyor ve masanın üzerinde çekilmek için hazır bekleyen 5 kilogram falan eroinden bir burun alıyor. Bu örneklerden anlayabileceğimiz gibi had safhada dağınık, kontrolsüz ve dikkatsiz bir tip Tony. Zaten kendi kişisel tavır ve hareketlerinin dışında kurduğu organizasyonda, özel hayatında, ailesi ile olan ilişkisinde de bu gerçeği görebiliyoruz.

Yine Baba’dan örnek vereyim; Michael, evlenmeyi planladığı sevgilisinden ayrı kalmak zorunda kaldığı halde, başka bir kadınla evlendiği ve eşini kaybettiği halde onu yıllarca unutmuyor ve tekrar peşinden gidip evlenmeye razı ediyor. Evliliği boyunca başka bir kadınla birlikte olduğunu görmüyoruz. Dövmüyor, sövmüyor koruyor, kolluyor. Bunlara rağmen yaptığı bir hatayı affetmiyor ve (kadın Michael’in ikinci erkek çocuğuna hamileyken kürtaj yaptırıyor, ben öldürür demiştim…!!) boşanıyor. Tony ise patronunun fahişe sevgilisini ayartıyor, onunla evleniyor. Ve aradan fazla bir süre geçmeden kadın, Tony’nin yüzüne karşı, en yakın dostunun yanında bağırıp çağırmada bir beis görmüyor. Ve sonunda terk edilen (memnun yada değil) Tony oluyor.

Mafya örgütü dahilinde olmayan topluluklarda da bir birliktelik, ortaklık, bir grup vardır. Mafya örgütündeki aileler gibi. Ve bu kişiler birbirlerine çok bağlıdır. Tony’nin birlikte çalıştığı insanlara bakın. Onunla hiçbir yakınlıkta, dostça bir sohbette, bir fikir alışverişinde bulunduklarını görmüyoruz. Yardımcısı hariç. Oda sonunda Tony’yle tartışıyor, ters düşüyor. Tony öldürdüğü eski patronunun baş adamını kendi baş adamı yapıyor! Bu nasıl bir grup, nasıl bir aile? Tony nasıl bu adamlara sırtını emanet ediyor?

Tüm bu örneklerden anlaşılacağı gibi Tony bir baba değil. Baba olabilecek hiçbir özelliğe sahipte değil. Bundan dolayı bu şekilde yükselmesi, bu kadar para kazanması, en üst düzey kişilerden bile saygı görmesi son derece mantıksız.

Hadi diyelim ki bir şekilde bu gücü sağladı, başına gelenler hiçte şaşılacak şeyler değil. Hatta gayet normal. Bu kadar dikkatsiz davranan, kendi başına hareket , küçük dağları ben yarattım diyen, daha birkaç yıl önce bulaşıkçılık yaptığını unutan birinin er geç kurşun yağmuruna tutulması beklenir zaten.

Kız kardeşinin, en yakın dostuyla yaşadığı ilişkiye olan yaklaşımı da çok tuhaf. Bir kızın kendisine eş olarak abisinin en güvendiği dostunu seçmesi memnun olunacak bir durum değil midir? Hani adam gönül eğlendiriyor olsa tamam diyebilirsiniz. Evlenmişler daha ne olsun? Tony ise hemen her zaman yaptığı gibi silahına sarılıyor. En yakın dostuna karşı bile.

The Godfather –Baba’yı ve/veya Sıkıdostlar’ı izlemeyenler diğer paragrafa atlasınlar- mafya dünyasının beynini, yönetimini konu alıyordu. O dünyada yaşayan herkesin saygı duyduğu, yerinde olmak isteyeceği kişileri bize tanıtıyor, onların da çok mutlu bir yaşamlarının olmadığını, sorumlulukların, gerekliliklerin ve her an yapmak zorunda kaldıkları vicdan muhasebesinin altında ezildiklerini resmediyordu. Goodfellas’ın karakterleri ise mafya üyesi değillerdi ve o kadar ‘büyük” insanlar da değillerdi. Sokaktaki adamdı onlar. Ve Godfather’daki karakterlerin sahip oldukları lükse ve güce de sahip değillerdi. Ama onlar kadar da ağır bir yük taşımıyor, sorumluluk hissetmiyorlardı. Daha rahat hareket edebiliyorlardı. Bu nedenle onlar kadar da güvenilir ve güçlü de değillerdi. Hikayemizin sonunda zaten baş karakterimiz ölümünün kendi dostlarının elinden olacağını fark etmiş ve onlara karşı şahitlik yapmıştı.

Buradan kabaca şöyle bir bağıntı kurabiliriz. Baba olmak; istenen güveni ama istenmeyen sorumluluğu getirir. Sokaktaki adam olmak; istenen rahatlığı ama istenmeyen güvensizliği getirir.
Peki Tony Montana bu bağıntıda nerede duruyor?
Cevap: Hiçbir yerde. Daha doğrusu olamayacak bir yerde.

De Palma’nın böylesi boş, sonradan görme, güvensiz bir tipin hikayesini anlatmak istemiş olmasını, Oliver Stone’un ise yazmaya değer görmesini anlayamıyorum (Ki De Palma değil ama Stone, bana göre son 30 yılın en “iyi” 3-4 yönetmenden biridir) Hani baş karakter akıllı, prensipli biridir ama bazı zaafları vardır. Duygusaldır, yufka yüreklidir, yeterince acımasız değildir, rakibinin kızına aşıktır vs….. Birçok iyi/üstün özelliği olmasına rağmen bir eksik tarafı onun sonu olur. Gayet klişe olacak olsa bile. Burada öyle bir durum da yok. Tony hikayesini merak edeceğimiz bir karakter değil açıkçası. Hepten başarısız, mutsuz olmaya mahkum. Bundan dolayı film hiçbir olayı, karakteri, yargısıyla etkileyici, düşündürücü, özetle önemli bir film değil.

De Palma her zamanki yönetmenliğini sergilemekten geri kalmıyor. Çatışma sahneleri, ağır çekimler gayet başarılı. Kurgu, görüntü yönetimi üst düzey. Ancak filmin müziklerinin iyi olduğunu düşünmüyorum. Hemen hiçbir sahnede anın önemini vurgulayamıyor, duygusunu veremiyor. Bitiş jeneriğindeki şarkı ise Tony’nin ölümünü içeren finalden sonra en alakasız duyguları içeriyor.

Belirttiğim sebeplerle iyi bir film olmadığını düşündüğüm , yine de Pacino’nun oyunculuğu ve De Palma’nın yönetmenliğiyle keyif verici bir film. Eğer pek irdelemeyip, izleyip kalkanlardansanız keyif alınacağı kesin. Fakat birçok kaynakta çok önemli, büyük bir film olarak değerlendirilir, üzerine söz edilir. Bu paha biraz De Palma’ya ve daha çok Pacino’nun gerçekten çok iyi olan Tony Montana yorumuna bağlanabilir ama yine de çok abartılı bir yaklaşım. Yani filmi, hikayeyi değil, Pacino’yu izlemek keyif verici bir tecrübe olabilir. Ama yine De Palma’nın ve aslında çok ta muhteşem bir senarist olduğunu düşünmediğim David Koepp’in elinden çıkmış Carlito’nun Yolu hemen her açıdan eksiksiz, dolu dolu ve ’ten çok daha iyi bir film. Sanki Tony Montana, evindeki baskında öldürülmemiş, hapse tıkılmış, aklı başına gelinceye kadar dayak yemiş, aç susuz kalmış, çamaşır katlamış, yer süpürmüş ve cezasını tamamlayıp adını Carlito yapmış ve Koepp’le masaya oturup hayatını anlatmış! Gülümseme

Öyle sanıyorum ki Baba Serisi, Sıkı Dostlar, Carlito’nun Yolu, Bir Zamanlar Amerika (izlemedim, okudum/duydum) gibi filmlerin üzerine mafya filmi yapılması biraz güç. Daha birçok iyi örnek yok değil tabii ki, mutlaka vardır ama kanımca artık mafya mit’i yeterince (enfes sinematografilerle) resmedildi, irdelendi, özetlendi. Yeni nesil ve yenilikçi ama saf (Ucuz Roman, Olağan Şüpheliler gibi) suç öyküleri ya da kısmi parodiler gibi türden etkilenen ya da türü teğet geçen örneklerden başka bu tür için dünya mafyasının kabuk değiştirmesi, yani sinema için yeni bir kaynak oluşturmasını beklemek gerekebilir!

Bu yazı toplamda 9, bugün ise 0 kez görüntülenmiş


Tagged as: ,


Blog Roll