Divxtor Sinema Önerileri

P.S. I Love You (2007)


Kaliteli bir romantik komedi bulmanın artık imkansıza doğru ilerlediği günümüz sinemasında, araya türden soğutan filmler de girince, P.S. I Love You su gibi geldi. Su gibi diyorum çünkü berrak, akışı insanda keyif uyandıran bir kurguya sahip, temiz bir film. Tıpkı filmdeki karakterlerin yaşadıkları aşk gibi. Tabi ki bu aşkın, birçok izleyende aynı duyguları uyandırdığını söyleyebilmek mümkün değil. Ama dedim ya aşk filmi; herkesin yaşadığı kendine. Kendi romantizm dünyasıyla bağdaştırmadığında seyirci bu filmi, ya çok yapay bulacaktır ya da zorlama. Ama bir yerlerine dokunduğunu hissettiğinde de bitmesini bile istemeyecektir.

P.S I Love You, başta ilişkilerini sorgulayan arızalı bir çift sandığımız Holly ve Gerry’nin aslında 9 senelik evliliklerinde, birbirlerine kattıkları duyguların hala ilk günkü gibi canlılığını koruduğunu, 10. dakikadan itibaren belli ediyor. Ve o dakikadan sonra, gözyaşları filme tepki göstermeye başlıyor. Kocası Gerry’nin ölümüyle, Holly klasik bir biçimde yas tutmaya başlıyor. İşe gitmiyor, kimseyi görmek istemiyor, kendisi ve kocasının kurmaya çalıştığı dünyayı rüya alemine indirgeyerek gerçeklerden kaçmaya çalışıyor. Gerry’nin öldüğü gerçeğini görmezden gelmek istercesine, kocasının tele-sekreterdeki sesini duyabilmek adına defalarca telefon ediyor. Öleceğini önceden bilen Gerry ise Holly’nin kendisinden sonraki durumunu tahmin edebildiğinden, veda etmeden önce karısını hayata tutundurabilecek, ağır ilerleyen ama sonucu garantili bir plan yapıyor. Karısına ölümünden sonra eline geçecek şekilde mektuplar atıyor ve onu bu şekilde yönlendirmeye başlıyor…

Filmin yönetmen ve senaristi olan Richard LaGravenese, özellikle best-seller’ları sinemaya uyarlamadaki yeteneğini bir kez daha sergiliyor. The Bridges of Madison County gibi, bana göre gelmiş geçmiş en başarılı aşk filmlerinden birinin uyarlamasına imza atan LaGravenese, bu filmin de en önemli referansı konumunda. Sonrasında, iki oscar sahibi -her ikisini de maskülen rollerle alan- Hilary Swank’in kendi filmografisinin dışındaki rolüyle bu filmde yer alması merak uyandırıyor. Nitekim performansı, her ne kadar iyi bir oyuncu olsa da, bu rol için daha az tanınmış ya da role daha uygun bir yüzün tercih edilmesinin, filmin inandırıcılığını katlayacağını düşündürdü bana. Kötü demiyorum, sadece hafızalarımızdan silemediğimiz aykırı karakterlere can veren Swank’in fiziksel özelliklerinin de etkisiyle cici kız rolünde biraz yapay kaldığı söylenebilir. Ancak, Gerry rolündeki Gerard Butler’la kimyalarının tutması bu tehlikeyi biraz olsun azaltıyor. Butler ise bu filmle beraber, 300 Spartalı’daki Leonidas kostümünü çoktan çıkarmış olduğunu gösteriyor. Yan rollerde ise özellikle Lisa Kudrow, efsanevi sit-com Friends’de canlandırdığı Pheobe karakterinin pek dışına çıkmıyor. Kendisini özeleyenlere, bu film ilaç gibi gelecektir. Holly’nin annesini canlandıran Kathy Bates ise, filmin en ciddi karakterine can veriyor. Kocası tarafından terkedilmiş, aşka inanmayan ve kızının kendisiyle aynı kaderi paylaşmasına gönlü razı gelmeyen bir karakter bu. Aynı zamanda, filmin en güzel diyaloglarını da dile getiren..

Filmdeki komedi faktörü, hikayenin ciddiyetiyle orantılı olarak daha geri planda. Ancak, komedi iddasıyla yola çıkan birçok filmden daha fazla gülümsettiğinden, yadsınması da mümkün değil (bkn: ağlarken gülmek). Bu cümleyi kurmamda özellikle karaoke sahnesinin ve Lisa Kudrow’un etkisi bir hayli fazla. Hatta Gerard Butler’ın bile, filmin komedi kısmına katkısı olduğunu söylenebilir (bkn: gülerken ağlamak).

Her ne kadar filmden alınan keyfe bir etkisi olmasa da, birkaç olumsuzluğu da dile getirmek de fayda var. İlki, biraz önce de değindiğim gibi Hilary Swank. İkincisi ise, zaten hikayeye çok fazla katkıda bulunmayan bazı sahnelerin gereğinden fazla uzatılması. Bu sahneler (özellikle de Holly ve filmin umutsuz aşığı Daniel arasında geçenler) izleyenlerin hikayeden uzaklaşmasına yol açabiliyor. Hatta 2 saati geçen bir süreye sahip bu filmin 90 dakikayı aşmayacak şekilde kurgulanması sözkonusuyken, yönetmenin kıyıp da atamadığı onlarca sahne bir anda göze batmaya başlıyor. Bunun yanında Holly’nin kız kardeşinin filmdeki varoluş amacını kavrayabilmek de mümkün değil. Bu karakter olmasaydı, film neler kaybedecekti ya da neler kazanacaktı düşünmek lazım. Ama dediğim gibi, başarılı örneklerine hasret kaldığımız ve yerinde saymaya devam romantik komedi türüne yeni açılımlar getirdiğinden, filmin bu yönlerini eleştirmek bile acı verebiliyor.

Sonuç olarak, işlenmesi ve içinden çıkılması zor bir konu olan “ölümün geride kalanlara etkisi”ni sulandırmadan, doğru ve olması gereken düzeyde sunan bir film. Ayrıca, içerdiği romantizmin yüksek dozu nedeniyle kadınlara daha fazla hitap etmesi mümkün gibi görünebilir.

Bu yazı toplamda 9, bugün ise 1 kez görüntülenmiş


Tagged as:


Blog Roll